25 Haziran 2021 Cuma

fedai

gözlerini düşünecektim
gözaltındakileri düşünürken buldum kendimi
hürriyet kavgası, hür niyet bırakmadı, bitti
aşkı, aşkımızın önüne geçti
olsun, varsın biz zayi olalım
zayiatsız muzaffer olunmaz
buna kani olalım

seni hep sevdim, seni hep seveceğim
ve şu iki dizeyi dilden düşürmeyeceğim:
ben gönlümü izmir limanı’na demirledim
alsancak’ta al kanımla adını heceledim





bu şiir
rıhtım dergi, 2021 haziran
sayısında yayımlanmıştır.

1 Haziran 2021 Salı

Yakışıklı

Çok yakışıklıydı, bu su götürmez bir gerçekti. Pazar günleri yeni müdavimi olduğu sahildeki çay bahçesine uğradığında herkesin dikkatleri üzerinde toplanırdı. Kafedeki kızların, ona servis yaparken elleri ayaklarına dolaşır, siparişleri götürme işi hep erkeklere kalırdı. Kızların sipariş alıp, erkeklerin götürmesi durumu Yakışıklı tarafından garip bir işletme kurnazlığı gibi anlaşılsa da gerçekleri çevresindeki herkes algılayabiliyordu.

Bir süre kızlar arasında cesaret gösterme yarışlarına dönen servisler, sakarlıklar silsilesiyle sonuçlanınca Yakışıklı’nın servisini artık hep erkekler yapar hale geldi. Yakışıklı’dan erkekler de etkilenmiyor değildiler elbet; gözlerine girmek için kırk takla attıkları kızların bir başka adam karşısında eriyişleri onları çılgına döndürüyordu.

Daha ilk haftalardan Yakışıklı hakkında efsaneler uydurulmaya başlanmış, uzaktan uzağa seyredip yaftalar yapıştırılır olmuştu. Kızlardan birinin, adamın parmaklarında yüzük olmamasından söz açması bir ilişkisinin olup olmadığı tartışmasını başlattı. Biri nişanlı ya da evli olmamasının kız arkadaşının da olmayacağı anlamına gelmediğini ifade ederken, bir diğeri de arkadaşını destekleyerek bu kadar yakışıklı bir adamın boş bırakılmayacağından dem vuruyordu. Ama her halükârda Yakışıklı hakkında yeterli bilgilerinin olmaması, durumu muallak bırakıyordu. Sonuç olarak da her biri öğrenecekleri şeyleri zamana bırakarak işlerine koyuluyor, bir yandan da göz ucuyla Yakışıklı’yı takibe devam ediyorlardı.

Haftalar geçiyor, Yakışıklı, yalnız da olsa kafeye gelmeyi sürdürüyordu. Çalışan kızlardan biri, bir defa daha, bu kadar yakışıklı bir erkeğin nasıl yalnız olduğuna anlam veremediğini dillendirdi. Kıza ilgi duyan kafe çalışanlarından Gözlüklü, dikkat kesilip ileri atıldı. Bu düşüncenin yanlış olduğunu, bu sebepten birçok yakışıklı erkek ve güzel kızdan uzak durulup onların yalnızlığa maruz bırakıldığını söyledi. Ardından da kızların üzerindeki şaşkın bakışlardan aldığı güçle kendini de bu örneğin içine katarak, kıza sevgilisi olmadığını iyice açık etmiş oldu. Niyetini anlayan grup gülümseyerek dağıldı.

Yakışıklı, sürekli kitap okuyor. Bazı günler de yanında getirdiği evraklarla ilgileniyordu. Telefonu çaldığı zamanlar ise konuşmaları daima uzun sürüyordu. Şu sıra çalışanlar arasındaki malzeme de buydu. “Adamın bir sevgilisi var ama uzakta bir yerlerde yaşıyor,” diye başlayan diyaloglar, kafalarında yarattıkları kızı başka şehirlere, başka ülkelere götürüp getirmeleriyle birlikte sonlanıyordu.

Sevgilisinden yeni ayrılmış, aşk acısı çekmekten yakınan kızlardan biri, yine bu konu nedeniyle arkadaşlarının başının etini yerken, Yakışıklı’nın elini havaya kaldırdığını gördü. Bir başka arkadaşı ilgilenirken, Yakışıklı’yı gözlemlemeye devam edip, “belki yıkıcı bir ilişkiden çıkmıştır benim gibi o da,” diyerek kendi ajitesiyle adamın durumunu izaha kalktı: “Bu yüzden yalnızdır belki, bu yüzden benim gibi hayatına başkasını sokamıyordur,” diye de sürdürdü.

Arkadaşları kızın durumuna gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı. Kızın, fark edip bozulması üzerine bir tanesi dayanamayıp atıldı: “Yapma şimdi! Olur mu öyle şey canım? Nasıl başka birini sevemezmiş?” dedi. Yakışıklı’yı gösterip, “şimdi şu adam çıksa gelse, sana çıkma teklif etse sen kabul etmez misin?” diye cümlesini bitirdi. Grup sus kesilip, kızın vereceği tepkiyi beklerken kızın soruyu düşünmesi ortamı kahkahaya boğdu. Bunun üzerine kız, küçük bir çocuk edasıyla, “anlayışsızlar,” deyip aralarından ayrıldı.

Bir gün kafenin otoparkında Yakışıklı’nın mütevazı aracı belirdi. Hemen ardından bir başka fakat gösterişli spor araç otoparka giriş yapıp Yakışıklı’nın aracının yanında durdu. Yakışıklı, aracından inip, yanındaki araca yöneldi. Araçtan inen bir adamla sarılıp öpüştükten sonra kol kola kafeye yöneldiler.

Kafede çalışan erkeklerden biri, durumu görüp kızlara işaret etti. Kızlar, bir kadınla teşrif edeceği günü bekledikleri Yakışıklı’nın kafeye kendi yaşlarında bir erkekle varmasına şaşırdılar. Erkekler şaşkınlıktan ziyade sevinç duyup, bu durumu, leyhlerine çevirmek için bir fırsat olarak gördüler. Haftalardır sinir oldukları Yakışıklı için aradıkları yaftayı artık bulmuşlardı.

Gülüşerek oturacakları masaya yönelen Yakışıklı ve arkadaşı etraftaki gözlerin farkındaydılar. Yakışıklı, arkadaşına yanlış anlayacaklarından söz açtı. Arkadaşı hak vererek gey olanlara sırf bu yüzden gıcık olduğunu söyledi. Eskisi gibi erkek arkadaşlarının omzuna kolunu atamıyor olmasından şikâyet etti.

Erkekler bir süre kızları bu şekilde dalgaya aldılar. Yakışıklı ve arkadaşı saatlerce süren sohbetlerinin sonunda hesabı istediler. Hesap geldiğinde pamuk eller ceplere gitmişti; ama Yakışıklı’nın cüzdanından hesabı ödeyecek miktarda para çıkmıyordu. Cüzdanı döviz doluydu. Derken arkadaşı hesabı ödedi. Erkekler gey yaftasının üzerine bir de fakir sıfatı eklediler. Kızlara haftalardır aradıkları cevapların bunlar olduğunu söyleyip gevrek gevrek gülüştüler.

Bir hafta sonra, çalışanlardan biri yeniden Yakışıklı’nın servisini almak için yaklaştı. Siparişleri not ederken gözüne masada duran bir ecza poşeti takıldı. İçinde birkaç kutu ilaç vardı. Yakışıklı’nın siparişini aldıktan sonra masadan ayrıldı. Kafeye giriş yapacağı sırada bir başka arkadaşıyla karşılaşıp Yakışıklı’dan söz ederek mutfağa yöneldiler.

Kızların, erkekler arasında dolaşan “Hasta Adam” söylemlerini fark etmeleri uzun sürmedi. Duyumları aldıkları an hemen hemen hepsi kısa bir sessizliğe büründüler. Bir yakınlarının kötü haberini almışçasına üzüldüler. Sonra inanmak istemeyerek karşı çıktılar. Birbirlerine, adamın yalnızlığının sebebini bulmayı niçin bu kadar önemsediklerini sordular. İçlerinden biri bu soruya yanıt aramalarına fırsat vermeden su koyuverdi.

“Hasta olduğu için mi gerçekten?”

Bir başkası:

“Çok mu ciddi acaba?”

Erkekler, AİDS olma ihtimalini ortaya attılar. Kalabalık bir anda fokurdadı. Herkes farklı farklı söylemler, jestler, mimikler ortaya koydu. Sonra her zaman olduğu gibi Yakışıklı hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları gerçeğinden bahsetti aşk acısı çeken kız. Ve ardından;

 “Yalnızca bir poşet ilaç gördük. Belki ilaçlar onun değildir. Belki bir yakınınındır. Belki de onundur, evet hastadır; ama neden hep en ağır hastalıklardan söz edip duruyoruz? Hepimiz hasta oluyoruz, ilaçlar alıyoruz. Mühim bir şey olmayabilir,” diye sürdürdü. Kalabalık, bir başhekim gibi, ciddi ciddi açıklamalarda bulunan arkadaşlarını, metanetli olmanın gerekliliği bölümüne gelmesiyle birlikte terk etti.

Ertesi sabah, Yakışıklı, yoğunluktan akıllardan çıkmıştı. Hep birlikte, kafede satmakta oldukları bir içeceğin reklam posterlerini camekânlara asma telaşına düşmüşlerdi. Ürünün reklam yüzü olan güzel aktris karşısında büyülenen erkekler, posterlerden birer tane de kendilerine alıp, odalarına asıp asamayacaklarından bahsediyorlar, aralarında eğleniyorlardı.

Akşamları çalışanlarıyla görüşüp performanslarını değerlendiren, onlarla sohbet eden şefleri rutin işleyişi bozmadı. Ancak bu toplantı diğerlerinden biraz farklıydı. Şef gergindi. Çalışanlarına bakıp, kaytardıklarından, sürekli aralarında fısıldaşıp bir şeyler kaynattıklarından yakınıyordu. Sözlerinin sonunda kendisini sükûnetle dinleyen çalışanlarına bu durumu açıklayıp açıklayamayacaklarını sordu. Kalabalık şeflerinin bu ani çıkışı üzerine şaşkına döndü. Mırın kırın seslerinin ardından çalışanlardan biri Yakışıklı’dan söz açtı. Şef bu durum üzerine meraklanarak durumu açıklığa kavuşturmalarını istedi. Biraz fikir edinince, kendisi de personellerinin merakına ortak olmuş, kafalarındaki sorunun cevabını bulup bulamadıklarını öğrenme gayreti içine girmişti.

“Evet, çok yakışıklı olduğu doğru… Böyle birinin yalnız olduğuna şahsen ihtimal vermiyorum. Gerçekten ilginç olur,” dedi ve devam etti: “Zaten bunu nereden çıkardınız, belki nişanlısı vardır, belki evlidir, kafeye yalnız geliyor olması hepten yalnız olduğu anlamına gelmez ki?”

Kızlardan biri atıldı: “Şefim, iki elinde de yüzük yok.”

Kalabalık kızı destekledi. Kimi başını salladı, kimi mırıldandı. Şef, bunun üzerine devam etti:

“Belki var olan bir ilişkisi yeni sonlanmıştır. Hırpalanmıştır, yalnız kalmak, kafasını dinlemek istiyordur… Geydir… Fakirdir. Hastadır… Bir yakını hastadır, annesi, babası, kardeşi… Kimseyle ilgilenecek durumda değildir… Doymuştur belki, olamaz mı?”

Çalışanlar, haftalardır üstünde durdukları ihtimalleri bir başka ağızdan duyunca çok da şaşırmadılar. Şef de personellerine parlak bir fikir sunamadığının farkına varıp; “Vardır bir bildiği,” diyerek toplantıyı sonlandırdı.

O toplantının ardından, ekip daha dikkatli davranmak konusunda fikir birliğine varmıştı. Neyse ki Yakışıklı adeti olduğu üzere kafeye teşrif ettiğinde çalışanların böyle bir zahmete girmelerine gerek kalmayacaktı. Yakışıklı kafenin girişinde belirdiğinde, çalışanlar servis tepsilerini ellerinden düşürdüler, çay ikramı yaptıkları müşterileri yaktılar; erkekler kekeme olurken, kızların dilleri tutuldu. Çünkü yakışıklı, kafeye, kafenin dört bir yanında asılı posterlerde tebessüm eden o güzeller güzeli aktrisle beraber teşrif etmişti.

Yalnız değildi.






bu öykü, 
rıhtım dergi,  2021 nisan 
sayısında yayımlanmıştır.

10 Mayıs 2021 Pazartesi

yelen

 
ilanı harp! ilanı harp!
yatıyoruz, kalkıyoruz
ilanı harp!
ne çıkar sanki
ne olur bir gün
ilanı aşk edilse…
 
savaş boyalarımızı silsek
tavşan uykularına nihayet
deliksiz bir uyku çeksek
güne tebessümle başlasak
işe güce, çarşıya pazara
- öğrencilerden öğreneceğimiz
çok şey var -
onlarla okullara
dur ihtarlarına muhalefet
aşağıya bakmadan
pürneşe yol alsak
tuzak tutumundan müsterih
selam alıp versek, hâl hatır sorsak
karınlarımız gülmekten ağrısa
yanaklarımız sevinçten ıslansa
ne çıkar sanki
geceleri dudaklarımıza değen o son şey
sigara izmariti değil, bir başka dudak olsa
geceleri dudaklarımıza değen o son şey
içki matarası değil, bir başka dudak olsa
ne çıkar sanki
ne olur bir gün
ilanı aşk edilse...






bu şiir
rıhtım dergi, 2021 nisan
sayısında yayımlanmıştır.

Hayatın Orta Parmağı

Hayatla aramız öteden beri limoniydi. Asık suratını, çatık kaşlarını, kurulu yumruklarını görmeye ve bunların gölgesinde yaşamaya alışmıştık. Tekme tokat giriştiği, üstümüze çıkıp tepindiği günler de oldu; hakkını yememeli, evet belki gülmese de tebessüm gösterdiği günler de... Ama hiç alay ettiği olmamıştı. Ta ki bugüne kadar… Hayat bugün bizim Kalas Osman’la çok fena kafa buldu. Böylece hayatın o hiç bilmediğimiz alaycı yönüyle de tanışmış olduk.

Osman, yağmalanan kervanlarını, Pardon filmindeki İbrahim gibi sigarasının dumanını savura savura izlerken, bir yandan da bana bu tufaya nasıl geldiğini anlatmaya çalışıyordu. Hayatın orta parmağını hikâyenin sonunda görecektim. Sinirlerim bozulacak, zembereğim boşanacak, Osman kahkahalarımı durduramayınca da bir hışımla kalkıp küfrede küfrede çekip gidecekti.

İtiraf etmeliyim, Meliha diye söze başlayınca yine mi aynı terane diye kısa bir iç sıkıntı geçirdim. Meliha? Osman’ın eski kız arkadaşı. Meliha ile Osman hızarlı, mengeneli bir aşk yaşamış, yıllarca bir küs bir barışık yürüttükleri ilişkileri; kızın, Osman’ın yontulmaz bir kalas olduğunu anlamasıyla sonlanmıştı. Osman bu sonla zıvanadan çıkmış, kendini ateşlere atmış; fakat yontulmadığı gibi yanıp kül de olmamıştı. Sonrası tufan… Kavruk bir Pinokyo gibi avare avare dolaşıyor şimdilerde. Üstelik yalan söyleyemediği için Pinokyo kadar ilgi de görmüyor. Bir işin ucundan tut diyoruz, ona da yanaşmıyor. Habire şansına sövüp duruyor. Eğer, “Kendim ettim kendim buldum” türküsü yazılmamış olsaydı, Osman’a rastlayan eli saz tutmuş herhangi biri ondan ilhamla mutlaka yazardı. Oysa Osman’ın kalbinin temizliğine sonuna kadar kefilim, bunları kesinlikle hak etmiyor fakat ağzının bozukluğuna da bir o kadar fitilim; onun şu bıçkın havaları, iflah olmaz haytalıkları kötü bir koku gibi insanları kendisinden uzaklaştırıyor. Neticede bir ablası Oya bir de bizim tayfadan başka kimsecikler kalmadı çevresinde. Hoş ablasını da pek görmez, yardımlarını kabul etmez ya, o da ayrı bir terane. Neyse ki ablasının yardımına koşmaktan geri durmuyor. En azından kimse vefasız olduğunu söyleyemez.

Osman birkaç gün ortadan kaybolunca epey meraklanmıştık, meğer Oya abla taş düşürüyorum deyince, Oya ablanın çiçekçi dükkânını idare etme işi, çiçekten böcekten zerre anlamayan, hatta bu yüzden adı Kalas Osman’a çıkan bizimkine kalmış. Oya ablanın çırağı işten anladığı için dükkâna bakarken, Osman teslimatlara koşturmuş. Bana sorsalar asla yapmaz derdim ama belli ki yaşadıkları onu değiştirmiş. Zaman yontamadığını, en azından törpülüyor. Bir gün, iki gün, alışacağım derken her gün daha da sıkıntılı bir hâl almış işler. Hayat adeta büyük konuştun, kimse için eline çiçek almadın, bu uğurda sevdiğin kadını dahi kaybettin ama yine de uslanmadın, şimdi çek bakalım ceremesini demiş. Nihayetinde çekti de. Yanımızdan ayrılmayan adamın yüzünü gören cennetlik oldu. Arada akşamları görür, yaşadığını bilir, ayaküstü laflardık hepsi o. İçi içini kemiriyordu, seziyorduk ama Allah için tek bir gün of demedi. Onu görmediğimiz birkaç gün daha dişini sıkmış Osman, iş bir yandan üstündeki avarelik sıkıntısını azaltırken, öte yandan mizacına çok ters olmasından bir başka sıkıntı zerk edip şafak saymasına sebep olmuş. Arada çıktığı taksi işini, tüm şikâyetlerine rağmen mumla arar olmuş. Yine de ablasının hatırına sebat edip dükkânın anahtarlarını teslim edeceği bu büyük güne kadar işi kotarmış.

Günün çiçeklerini, bugün bu işten kurtulacağını bilmenin verdiği iç huzurla, hiç söylenmeden, ayakları geri geri gitmeden bir bir teslim etmeye koyulduğunda, son çiçeği teslim etmek için vardığı dairenin kapısını hiç olmadığı kadar istekli çalmış. Ruhunu teslim etmeden önce yaptığı son şeyin bir kapının ziline basmak olacağını nereden bilebilirdi? Aklına bile gelmemiş. Çok geçmeden açılmasını beklediği o son kapı üstüne yıkılmış; bununla da kalmamış, sıradağlar üstüne devrilmiş; kurt ulumaları, şimşek çakmaları, zılgıtlar kulaklarını sağır etmiş; başından aşağı kaynar sular dökülürken, ayakları karlara gömülmüş; tuttuğu buketteki güller birer yılana dönüşüp gözlerine, dudaklarına, boynuna hücum etmişler. Onları var gücüyle sıkmış, canlarını alana dek boğmuş ve hareketsiz kaldıklarında buketi elinden bırakmış. Tanıdık bir sesten ismini işitmiş. “Osman!” demiş o ses. Seslenilen Osman olmamak için neler vermezmiş ki… Seslenenin Meliha olmaması için neler vermezmiş ki... Kadınların kocalarının soyadlarını almalarına lanetler okurken, hasta yatağında eceli bekleyen insanların, son nefeslerinde gözlerinden süzülen o bir damla göz feri süzülüvermiş yanağından. Ruhunu orada, o kapı önünde bırakıp bedeni ile ablasının yanına dönmüş. Avucunun içinde sıktığı anahtarları, parçalanmış elinin kanına bulanmış bir vaziyette ablasının avucuna bırakmış. Parmak uçlarından kanlar damlata damlata sokakları adımlamış. Onu bulduğumda yarı deli bir halde dizini dövüyor, pantolonunu avucunun içindeki kanla kızıla boyuyordu.

Mahalleyi yukarıdan gören bu tepede bizim tayfayla buluşur, bir şeyler içer, laflardık. Osman’ın bu tepeden atlama fikrine kapılmamasına ne kadar şükrettim bilemezsiniz. Hava kararmak üzereydi. Yarım saat kadar yanında oturdum. İkimiz de tek bir ses çıkarmadık, tek bir söz etmedik. Taksici Tekin, bir ara ürkek tavırlarla yanıma sokulup benden bir dal sigara aldı ve Osman’ın gazabına uğramaktan duyduğu endişe ile yine aynı ürkek tavırlarla koşar adım taksisine geri döndü. Osman, kendi paketini bitirdiği yetmemiş gibi, Tekin’in paketine de el koymuş. Çocuğu salmayınca da çocuk bir yere kıpırdayamamış. Teyp olarak kullandığı Tekin’in bu serseriye araba vermeyip eşlik etmesine, dizinin dibindeki bira şişelerine gözüm takıldığında bir kez daha şükür ettim. Osman, elini kaldırıp Tekin’e işaret verince, tepeye vardığımda sonuna yetiştiğim bizimkinin şarkısı bir defa daha çalmaya başladı. Murat Ak’ın, “Ayrılamıyoruz Meliha’yla” şarkısını yer gök dinledik. Şarkı bitince, Osman derin bir nefes alıp yanaklarını şişirerek geri verdi. Böylece yorulduğuna, sakinleştiğine dair işareti almış oldum. “Ne oldu aslanım?” dedim. Yanıt vermedi. Yanında duran sigara paketine uzandı, bir sigara çıkardı. Çakmak arandı, buldu. Bir sigara yaktı. Hemen ardından sigarayı sunturlu bir küfürle tepeden aşağı fırlattı. Paketten bir sigara daha çıkardı. Bu defa tersten yakmamak için dudağına götürürken dikkat etti. Sigarasından derin bir nefes alıp kolunu tafralı bir şekilde havaya savurdu ve ciğerlerindeki dumanı bir ejderha gibi püskürttü. Başımı çevirip, bakışlarımı yüzüne doğrulttum, rahatsız olana kadar da ayırmadım. Israrım netice verdi ve “Meliha” diye başladı söze. İşte hayatın orta parmağını tam da burada gördüm… Yıllarca ağır abi takılan, kendine has bir duruşu olan ve bundan zerre ödün vermeyen Kalas Osman, bu uğurda sevdiği kadını bile kaybetmişken, hayat bir gün bile çiçek götürmediği kadına, yıllar sonra da olsa o çiçekleri götürtmüştü; hem de kadının kocası tarafından gönderilen çiçekleri…








bu öykü, 
rıhtım dergi,  2021 nisan 
sayısında yayımlanmıştır.





30 Ocak 2021 Cumartesi

hasbihâl

doğru söyledim
kovuldum dokuz gönülden
yağmur yağdı, yürüdüm
yağmur dindi, yürüdüm
o yağmurlarda ıslanmadım alaattin
sırılsıklam oldum, sırılsıklam
yol ayrımlarında yalnız kalmadım
yapayalnız kaldım, yapayalnız
eksik kalışım bile eksik anlatılıyor
kızılcık şerbetlerine kandım sanılıyor

yardım ummam alaattin, nafiledir bilirim
bir dokunduğumdan bin ah işitirim
sonra öyle olur ki, yardım umduklarıma,
yardım ederken bulurum kendimi

nankörlerden kaçtım alaattin
hayırı hasenatı bıraktım
mum gibi yandım senelerce
fakat ben hep karanlıktım

bir sigara yak alaattin
bir sigara da ben yakayım
böyle olmuyor, biliyorum
her hikâyenin sonu aynı
çok sigara çok kül alaattin
çok sigara çok kül…





bu şiir

rıhtım dergi, 2021 ocak

sayısında yayımlanmıştır.


rihtimdergi.com/hasbihal

1 Ocak 2021 Cuma

 

SESİ LACİVERT GELİYORDU Çıktı!

Korona'dan sonra sahnede de izleyebileceksiniz!

Sesi Lacivert Geliyordu, Çetin ve İdil isimli iki gencin aşkını, çiftin yakın arkadaşları gözünden anlatan 4 kişilik bir tiyatro oyunudur.

Zeynep ve Mehmet, Çetin’in; Selin ve Cenk, İdil’in yakın arkadaşlarıdır.

Oyun boyunca görmediğimiz İdil-Çetin çiftini bu arkadaşlar aracılığıyla tanıyoruz. Çetin ve İdil’in tanışma hikayelerinin anlatımıyla başlayan oyun, sonrasında geçen altı yıllık bir süreci ele alıyor.

Bir dram olarak verilen aşk hikayesi, anlatan çiftlerin hayat rutinlerinde yaşadıkları gülünç olayların harmanlanmasıyla oyun içindeki komedi unsurunun da aynı oranda dengelenmesini sağlıyor. Başından sonuna kadar seyircinin dinamik tutulması planlanarak yazılan metin, olayların zaman aralıklarının uzunluğu sebebiyle çok sahneli ama hızlı geçişlerle temponun düşmesine izin verilmeyecek kadar seri bir işleyişle kotarılıyor.

Zeynep ve Mehmet’in salonu bir sahne dekoru, Selin ile Cenk’in salonu da bir başka sahne dekorudur. Oyunun sonuna kadar iki dekor kullanılırken dört oyuncu sadece final sahnesinde kullanılan bir başka dekorda (bir davette) bir araya geliyorlar. (Bu durum iki oyuncu ayrı, diğer iki oyuncu ayrı olacak şekilde prova alınmasına olanak sağlıyor.)

Edinmek isterseniz link:

https://www.kitapyurdu.com/sesilacivertgeliyordu


Sayfa Başına Dön