10 Mayıs 2021 Pazartesi

yelen

 
ilanı harp! ilanı harp!
yatıyoruz, kalkıyoruz
ilanı harp!
ne çıkar sanki
ne olur bir gün
ilanı aşk edilse…
 
savaş boyalarımızı silsek
tavşan uykularına nihayet
deliksiz bir uyku çeksek
güne tebessümle başlasak
işe güce, çarşıya pazara
- öğrencilerden öğreneceğimiz
çok şey var -
onlarla okullara
dur ihtarlarına muhalefet
aşağıya bakmadan
pürneşe yol alsak
tuzak tutumundan müsterih
selam alıp versek, hâl hatır sorsak
karınlarımız gülmekten ağrısa
yanaklarımız sevinçten ıslansa
ne çıkar sanki
geceleri dudaklarımıza değen o son şey
sigara izmariti değil, bir başka dudak olsa
geceleri dudaklarımıza değen o son şey
içki matarası değil, bir başka dudak olsa
ne çıkar sanki
ne olur bir gün
ilanı aşk edilse...






bu şiir
rıhtım dergi, 2021 nisan
sayısında yayımlanmıştır.

Hayatın Orta Parmağı

Hayatla aramız öteden beri limoniydi. Asık suratını, çatık kaşlarını, kurulu yumruklarını görmeye ve bunların gölgesinde yaşamaya alışmıştık. Tekme tokat giriştiği, üstümüze çıkıp tepindiği günler de oldu; hakkını yememeli, evet belki gülmese de tebessüm gösterdiği günler de... Ama hiç alay ettiği olmamıştı. Ta ki bugüne kadar… Hayat bugün bizim Kalas Osman’la çok fena kafa buldu. Böylece hayatın o hiç bilmediğimiz alaycı yönüyle de tanışmış olduk.

Osman, yağmalanan kervanlarını, Pardon filmindeki İbrahim gibi sigarasının dumanını savura savura izlerken, bir yandan da bana bu tufaya nasıl geldiğini anlatmaya çalışıyordu. Hayatın orta parmağını hikâyenin sonunda görecektim. Sinirlerim bozulacak, zembereğim boşanacak, Osman kahkahalarımı durduramayınca da bir hışımla kalkıp küfrede küfrede çekip gidecekti.

İtiraf etmeliyim, Meliha diye söze başlayınca yine mi aynı terane diye kısa bir iç sıkıntı geçirdim. Meliha? Osman’ın eski kız arkadaşı. Meliha ile Osman hızarlı, mengeneli bir aşk yaşamış, yıllarca bir küs bir barışık yürüttükleri ilişkileri; kızın, Osman’ın yontulmaz bir kalas olduğunu anlamasıyla sonlanmıştı. Osman bu sonla zıvanadan çıkmış, kendini ateşlere atmış; fakat yontulmadığı gibi yanıp kül de olmamıştı. Sonrası tufan… Kavruk bir Pinokyo gibi avare avare dolaşıyor şimdilerde. Üstelik yalan söyleyemediği için Pinokyo kadar ilgi de görmüyor. Bir işin ucundan tut diyoruz, ona da yanaşmıyor. Habire şansına sövüp duruyor. Eğer, “Kendim ettim kendim buldum” türküsü yazılmamış olsaydı, Osman’a rastlayan eli saz tutmuş herhangi biri ondan ilhamla mutlaka yazardı. Oysa Osman’ın kalbinin temizliğine sonuna kadar kefilim, bunları kesinlikle hak etmiyor fakat ağzının bozukluğuna da bir o kadar fitilim; onun şu bıçkın havaları, iflah olmaz haytalıkları kötü bir koku gibi insanları kendisinden uzaklaştırıyor. Neticede bir ablası Oya bir de bizim tayfadan başka kimsecikler kalmadı çevresinde. Hoş ablasını da pek görmez, yardımlarını kabul etmez ya, o da ayrı bir terane. Neyse ki ablasının yardımına koşmaktan geri durmuyor. En azından kimse vefasız olduğunu söyleyemez.

Osman birkaç gün ortadan kaybolunca epey meraklanmıştık, meğer Oya abla taş düşürüyorum deyince, Oya ablanın çiçekçi dükkânını idare etme işi, çiçekten böcekten zerre anlamayan, hatta bu yüzden adı Kalas Osman’a çıkan bizimkine kalmış. Oya ablanın çırağı işten anladığı için dükkâna bakarken, Osman teslimatlara koşturmuş. Bana sorsalar asla yapmaz derdim ama belli ki yaşadıkları onu değiştirmiş. Zaman yontamadığını, en azından törpülüyor. Bir gün, iki gün, alışacağım derken her gün daha da sıkıntılı bir hâl almış işler. Hayat adeta büyük konuştun, kimse için eline çiçek almadın, bu uğurda sevdiğin kadını dahi kaybettin ama yine de uslanmadın, şimdi çek bakalım ceremesini demiş. Nihayetinde çekti de. Yanımızdan ayrılmayan adamın yüzünü gören cennetlik oldu. Arada akşamları görür, yaşadığını bilir, ayaküstü laflardık hepsi o. İçi içini kemiriyordu, seziyorduk ama Allah için tek bir gün of demedi. Onu görmediğimiz birkaç gün daha dişini sıkmış Osman, iş bir yandan üstündeki avarelik sıkıntısını azaltırken, öte yandan mizacına çok ters olmasından bir başka sıkıntı zerk edip şafak saymasına sebep olmuş. Arada çıktığı taksi işini, tüm şikâyetlerine rağmen mumla arar olmuş. Yine de ablasının hatırına sebat edip dükkânın anahtarlarını teslim edeceği bu büyük güne kadar işi kotarmış.

Günün çiçeklerini, bugün bu işten kurtulacağını bilmenin verdiği iç huzurla, hiç söylenmeden, ayakları geri geri gitmeden bir bir teslim etmeye koyulduğunda, son çiçeği teslim etmek için vardığı dairenin kapısını hiç olmadığı kadar istekli çalmış. Ruhunu teslim etmeden önce yaptığı son şeyin bir kapının ziline basmak olacağını nereden bilebilirdi? Aklına bile gelmemiş. Çok geçmeden açılmasını beklediği o son kapı üstüne yıkılmış; bununla da kalmamış, sıradağlar üstüne devrilmiş; kurt ulumaları, şimşek çakmaları, zılgıtlar kulaklarını sağır etmiş; başından aşağı kaynar sular dökülürken, ayakları karlara gömülmüş; tuttuğu buketteki güller birer yılana dönüşüp gözlerine, dudaklarına, boynuna hücum etmişler. Onları var gücüyle sıkmış, canlarını alana dek boğmuş ve hareketsiz kaldıklarında buketi elinden bırakmış. Tanıdık bir sesten ismini işitmiş. “Osman!” demiş o ses. Seslenilen Osman olmamak için neler vermezmiş ki… Seslenenin Meliha olmaması için neler vermezmiş ki... Kadınların kocalarının soyadlarını almalarına lanetler okurken, hasta yatağında eceli bekleyen insanların, son nefeslerinde gözlerinden süzülen o bir damla göz feri süzülüvermiş yanağından. Ruhunu orada, o kapı önünde bırakıp bedeni ile ablasının yanına dönmüş. Avucunun içinde sıktığı anahtarları, parçalanmış elinin kanına bulanmış bir vaziyette ablasının avucuna bırakmış. Parmak uçlarından kanlar damlata damlata sokakları adımlamış. Onu bulduğumda yarı deli bir halde dizini dövüyor, pantolonunu avucunun içindeki kanla kızıla boyuyordu.

Mahalleyi yukarıdan gören bu tepede bizim tayfayla buluşur, bir şeyler içer, laflardık. Osman’ın bu tepeden atlama fikrine kapılmamasına ne kadar şükrettim bilemezsiniz. Hava kararmak üzereydi. Yarım saat kadar yanında oturdum. İkimiz de tek bir ses çıkarmadık, tek bir söz etmedik. Taksici Tekin, bir ara ürkek tavırlarla yanıma sokulup benden bir dal sigara aldı ve Osman’ın gazabına uğramaktan duyduğu endişe ile yine aynı ürkek tavırlarla koşar adım taksisine geri döndü. Osman, kendi paketini bitirdiği yetmemiş gibi, Tekin’in paketine de el koymuş. Çocuğu salmayınca da çocuk bir yere kıpırdayamamış. Teyp olarak kullandığı Tekin’in bu serseriye araba vermeyip eşlik etmesine, dizinin dibindeki bira şişelerine gözüm takıldığında bir kez daha şükür ettim. Osman, elini kaldırıp Tekin’e işaret verince, tepeye vardığımda sonuna yetiştiğim bizimkinin şarkısı bir defa daha çalmaya başladı. Murat Ak’ın, “Ayrılamıyoruz Meliha’yla” şarkısını yer gök dinledik. Şarkı bitince, Osman derin bir nefes alıp yanaklarını şişirerek geri verdi. Böylece yorulduğuna, sakinleştiğine dair işareti almış oldum. “Ne oldu aslanım?” dedim. Yanıt vermedi. Yanında duran sigara paketine uzandı, bir sigara çıkardı. Çakmak arandı, buldu. Bir sigara yaktı. Hemen ardından sigarayı sunturlu bir küfürle tepeden aşağı fırlattı. Paketten bir sigara daha çıkardı. Bu defa tersten yakmamak için dudağına götürürken dikkat etti. Sigarasından derin bir nefes alıp kolunu tafralı bir şekilde havaya savurdu ve ciğerlerindeki dumanı bir ejderha gibi püskürttü. Başımı çevirip, bakışlarımı yüzüne doğrulttum, rahatsız olana kadar da ayırmadım. Israrım netice verdi ve “Meliha” diye başladı söze. İşte hayatın orta parmağını tam da burada gördüm… Yıllarca ağır abi takılan, kendine has bir duruşu olan ve bundan zerre ödün vermeyen Kalas Osman, bu uğurda sevdiği kadını bile kaybetmişken, hayat bir gün bile çiçek götürmediği kadına, yıllar sonra da olsa o çiçekleri götürtmüştü; hem de kadının kocası tarafından gönderilen çiçekleri…








bu öykü, 
rıhtım dergi,  2021 nisan 
sayısında yayımlanmıştır.





30 Ocak 2021 Cumartesi

hasbihâl

doğru söyledim
kovuldum dokuz gönülden
yağmur yağdı, yürüdüm
yağmur dindi, yürüdüm
o yağmurlarda ıslanmadım alaattin
sırılsıklam oldum, sırılsıklam
yol ayrımlarında yalnız kalmadım
yapayalnız kaldım, yapayalnız
eksik kalışım bile eksik anlatılıyor
kızılcık şerbetlerine kandım sanılıyor

yardım ummam alaattin, nafiledir bilirim
bir dokunduğumdan bin ah işitirim
sonra öyle olur ki, yardım umduklarıma,
yardım ederken bulurum kendimi

nankörlerden kaçtım alaattin
hayırı hasenatı bıraktım
mum gibi yandım senelerce
fakat ben hep karanlıktım

bir sigara yak alaattin
bir sigara da ben yakayım
böyle olmuyor, biliyorum
her hikâyenin sonu aynı
çok sigara çok kül alaattin
çok sigara çok kül…





bu şiir

rıhtım dergi, 2021 ocak

sayısında yayımlanmıştır.


rihtimdergi.com/hasbihal

1 Ocak 2021 Cuma

 

SESİ LACİVERT GELİYORDU Çıktı!

Korona'dan sonra sahnede de izleyebileceksiniz!

Sesi Lacivert Geliyordu, Çetin ve İdil isimli iki gencin aşkını, çiftin yakın arkadaşları gözünden anlatan 4 kişilik bir tiyatro oyunudur.

Zeynep ve Mehmet, Çetin’in; Selin ve Cenk, İdil’in yakın arkadaşlarıdır.

Oyun boyunca görmediğimiz İdil-Çetin çiftini bu arkadaşlar aracılığıyla tanıyoruz. Çetin ve İdil’in tanışma hikayelerinin anlatımıyla başlayan oyun, sonrasında geçen altı yıllık bir süreci ele alıyor.

Bir dram olarak verilen aşk hikayesi, anlatan çiftlerin hayat rutinlerinde yaşadıkları gülünç olayların harmanlanmasıyla oyun içindeki komedi unsurunun da aynı oranda dengelenmesini sağlıyor. Başından sonuna kadar seyircinin dinamik tutulması planlanarak yazılan metin, olayların zaman aralıklarının uzunluğu sebebiyle çok sahneli ama hızlı geçişlerle temponun düşmesine izin verilmeyecek kadar seri bir işleyişle kotarılıyor.

Zeynep ve Mehmet’in salonu bir sahne dekoru, Selin ile Cenk’in salonu da bir başka sahne dekorudur. Oyunun sonuna kadar iki dekor kullanılırken dört oyuncu sadece final sahnesinde kullanılan bir başka dekorda (bir davette) bir araya geliyorlar. (Bu durum iki oyuncu ayrı, diğer iki oyuncu ayrı olacak şekilde prova alınmasına olanak sağlıyor.)

Edinmek isterseniz link:

https://www.kitapyurdu.com/sesilacivertgeliyordu


Sayfa Başına Dön